İşte şerîklerin vekili zerreden me’yûs olunca, “Küreyvât-ı hamrâdan iş bulacağım” diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rabb ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ, yani yuvarlak, kırmızı mevcûd, ona hakîkat lisânıyla ve hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve me’muriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdâm olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa, göster. Ve gösterebilirsen, belki senin da‘vânda bir ma‘nâ bulunabilir. Halbuki senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü bizdeki intizâmHâşiye: Evet, müteharrik her bir şey, zerrâttan seyyârâta kadar, kendilerinde olan sikke-i samediyet ile vahdeti gösterdikleri gibi; harekâtlarıyla dahi, gezdikleri bütün yerleri vahdet nâmına zabtederler. Kendi mâlikinin mülküne idhâl ederler. Hareket etmeyen masnûât ise, nebâtâttan nücûm-u sevâbitekadar, birer mühr-ü vahdâniyet hükmündedirler ki, bulunduğu mekânı, kendi Sâni‘inin mektubu olduğunu gösterirler. Demek her bir nebât, her bir meyve birer mühr-ü vahdâniyet, birer sikke-i vahdettirler ki, mekânlarını ve vatanlarını vahdet nâmına Sâni‘lerinin mektubu olduğunu gösterirler. Elhâsıl, her bir şey, hareketiyle bütün eşyâyı vahdet nâmına zabteder. Demek bütün yıldızları elinde tutmayan, bir tek zerreye rabb olamaz.Sayfa 268o kadar mükemmeldir ki, ancak her şeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazîfem o kadar mühim ve intizâm o kadar mükemmeldir ki, senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeye vaktim yok!” der, onu tard eder.Sonra onu kandıramadığı için, o müddeî gider. Bedendeki hüceyre ta‘bîr ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât-ı hamrâya söz anlatamadım, belki sen sözümü anlarsın. Çünkü sen gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnûum ve hakîkî mülküm ol!” der. O hüceyre ona cevâben hikmet ve hakîkat lisânıyla der ki: “Ben çendân küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazîfelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve heyet-i mecmûasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle; evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrikea‘sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavviregibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazîfelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a‘sâb ve kuvveleri teşkîl ve tanzîm ve istihdâm edecek bir kudret ve ilim sende varsa; ve benim emsâlim ve san‘atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet, sende varsa göster. Sonra ‘Ben seni yapabilirim’ diye da‘vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ bana erzâk getiriyor. Küreyvât-ı beyzâ da, bana hücum eden hastalıklara mukābele ediyor. İşim var, beni meşgul etme. Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizâm (Hâşiye) var ki, eğer bize hükmeden bir Hakîm-i Mutlakve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizâmımız bozulur. Nizâmımız karışır.”Hâşiye: Sâni‘-i Hakîm, beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir. Damarların bir kısmı, telgraf ve telefon vazîfesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde âb-ı hayat olan kanın cevelânına medârdırlar. Kan ise, içinde iki kısım küreyvât halk edilmiş. Bir kısmı, küreyvât-ı hamrâ ta‘bîr edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzâk dağıtıyor. Ve bir kānûn-u İlâhî ile hüceyrelere erzâk yetiştiriyor. -Tüccâr ve erzâk me’murları gibi-. Diğer kısmı, küreyvât-ı beyzâdırlar ki, ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazîfeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdâfaadır ki, ne vakit müdâfaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile sür‘at...