İkinci Maksad: Ehl-i şirkin vekili meslek-i şirki hiçbir cihette isbat edemediğinden ve onun isbatından me’yûs kaldığından, ehl-i tevhîdin mesleğini teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrîb etmeye çalışmak istediğinden, şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki: “Ey ehl-i tevhîd! Siz diyorsunuz ki, قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ‘Hâlik-ı Âlem birdir, Ehad’ dir, Samed’ dir. Hem her şeyin Hâlik’ı odur. Ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber, doğrudan doğruya her şeyin dizgini onun elinde, her şeyin anahtarı kabzasında, her şeyin nâsiyesini tutuyor. Bir iş bir işe mâni‘ olmuyor. Bütün eşyâda bütün ahvâliyle bir anda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakîkate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek zât, nihâyetsiz yerlerde nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”Sayfa 282Elcevab: Şu suâle gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr-ı ehadiyet ve samediyetin beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise, o sırra ancak bir temsîl dürbünüyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok. Fakat mesel ve temsîl ile, bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât-ı maddiye ile o sırra işaret edeceğiz.Birinci Temsîl: Şöyle ki: On Altıncı Söz’de isbat edildiği gibi, bir tek zât-ı müşahhas, muhtelif aynalar vâsıtasıyla külliyet kesb eder. Bir cüz’iyy-i hakîkî iken, şuûnât-ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer. Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler ayna olup, cismânî bir tek şey o aynalarda bir külliyet kesb eder. Öyle de, nûrânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem-i misâlin bazı mevcûdâtı aynalar hükmünde ve berk ve hayâl sür‘atinde birer vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler ki, o nûrânîler ve o rûhânîler, hayâl sür‘atiyle o merâyâ-yı nazîfede ve o menâzil-i latîfede gezerler. Bir anda binler yerlere girerler. Ve her aynada, nûrânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzât bulunur gibi hükmederler. Kesîf cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynıları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.Meselâ güneş, müşahhas bir cüz’î olduğu halde, parlak eşyâ vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hatta her bir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, bir misâlî güneşi, onların kābiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nevi‘ misâli her bir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi, her ayna onun bir nevi‘ menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, her şeyle bizzât temas eder, her zîşuûrla aynalar vâsıtasıyla, hatta gözbebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey bir şeye mâni‘ olmazdı. Bir muhâbere bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber hiçbir yerde bulunmazdı. Acaba bir zâtın, bin bir isminden yalnız Nûr isminin maddî ve cüz’î ve câmid bir aynası hükmünde olan güneş, böyle teşahhusuyla beraber küllî yerlerde, küllî işlere mazhar olsa, o Zât-ı Zülcelâl ehadiyet-i zâtiyesiyle beraber nihâyetsiz işleri bir anda yapamaz mı?İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, her bir şecere, kâinâtın hakāikine misâl olabilir. İşte biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını kâinâta bir misâl-i musaggar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i ehadiyetiSayfa 283onun ile göstereceğiz. Şöyle ki: Şu ağacın lâakal on bin meyvesi var. Her bir meyvesinin lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir anda, beraber bir san‘at ve îcâda mazhardırlar. Halbuki şu ağacın çekirdek-i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz’î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye ta‘bîr edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiyeve bir nüve-i emr-i Rabbânîile şu ağacın kavânîn-i teşkîliyesinin merkeziyeti her dalın başında, her bir meyvenin içinde, her bir çekirdeğin yanında bulunur ki, hiçbirinin, hiçbir şeyini noksân bırakmayarak, birbirine mâni‘ olmayarak onunla yapılır.