Vekîlin ikinci şık suâline Beş Remiz ile cevâbdır. Birinci Remiz Suâlde diyor ki: Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?Elcevab: Şu suâl sâhibi hakîkî kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Hâlbuki gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, fazîletler, tefevvuklar hakîkî değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukūt ederler. Meselâ sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazîleti, soğuğun elemli te’sîri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin te’sîriyledir. Onlar gitse, bunlar da azalır. Çünkü hakîkî lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazîlet odur ki, gayrın tasavvuruna binâ edilmesin. Zâtında bulunsun. Ve bizzât bir hakîkat-i mukarrere olsun. Lezzet-i vücûd ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i ma‘rifet ve lezzet-i îmân ve lezzet-i bekā ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nûr ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef‘âl gibi bizzât meziyetler, gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez. İşte Sâni‘-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlik-ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı hakîkiyedir, zâtiyedir. Gayr ve mâsivâ ona te’sîr etmez. Yalnız mezâhir olabilirler. İkinci Remiz: Seyyid Şerîf Cürcânî Şerhü’l-Mevâkıf’da demiş ki: Sebeb-i muhabbet ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet, yani meyl-i cinsiyet, ya kemâldir. Çünkü kemâl, mahbûbun lizâtihîdir. Yani ne şeyi seversen, ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise, başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil. O bizzât sevilir. Meselâ eski zamanda sâhib-i kemâlât insanları herkes sever. Onlara karşı hiç bir alâka olmadığı hâlde, istihsânkârâne muhabbet edilir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bütün kemâlâtı ve esmâ-yı hüsnâ’sının bütün merâtibleri ve bütün fazîletleri hakîkî kemâlât olduklarından bizzât sevilirler. مَحْبُوبَةٌ لِذَاتِهَادرلر. Mahbûb-u Bilhak ve Habîb-i Hakîkî olan Zât-ı Zülcelâl, hakîkî olan kemâlâtını, sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever. muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, aynaları olan san‘atını ve masnûâtını ve mahlûkātının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyâsını, hususan Seyyidü’l-Mürselîn ve Sultânü’l-Evliyâ olan Habîb-i Ekrem’ini sever. Yani kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin aynası olan Habîbini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar-ı câmii ve zîşuûru olan o Habîb’ini ve ihvânını sever. Ve san‘atını sevmesiyle, o san‘atın dellâl ve teşhîrcisi olan o Habîb’ini ve emsâlini sever. Ve masnûâtını sevmesiyle, o masnûâta karşı Mâşâllâh, Bârekellâh Ne kadar güzel yapılmışlar, diyen ve takdîr eden ve istihsân eden o Habîb’ini ve onun arkasında olanları sever. Ve mahlûkātının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi‘ olan o Habîb-i Ekrem’ini ve onun etbâ‘ ve ihvânını sever, muhabbet eder.Üçüncü Remiz: Umûm kâinâttaki umûm kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâl’in kemâlinin âyâtıdır. Ve cemâlinin işârâtıdır. Belki hakîkî kemâline nisbeten bütün kâinâttaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zayıf bir gölgedir. Şu hakîkatin Beş Huccetine icmâlen işâret ederiz.Birinci Huccet: Nasıl ki mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkāşlık, bizzarûre mükemmel bir fâile, bir ustaya ve mühendise ve nakkāş ve musavvir gibi ünvân ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şübhesiz o ustanın mükemmel san‘atkârâne sıfatına delâlet eder. Ve o kemâl-i san‘at ve sıfat, bilbedâhe, o ustanın kemâl-i isti‘dâdına ve kābiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i isti‘dâd ve kābiliyet, bizzarûre, o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mâhiyetine delâlet eder. Aynen öyle de, şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser, bilbedâhe, gāyet kemâldeki ef‘âle delâlet eder.